“Biz Bir Aile miyiz?”

Hepimiz aynı gemideyiz” gibi enteresan ve bir o kadar da esnek kullanışlı bir cümledir bu. “Biz bir aileyiz.” Oldum olası bu iki cümlenin kullanımını sorgularım. Önce aile olma metaforuna bir bakalım. Son yıllarda seçim meydanlarında, afişlerde, sosyal medya paylaşımlarında ve tanıtım filmlerinde bu cümleyi sıkça duyuyoruz: “Biz bir aileyiz.” İlk bakışta sıcak geliyor. Samimi geliyor. Hatta güven veriyor. Çünkü aile dediğiniz şey, dayanışmayı, yakınlığı, korumayı, sahip çıkmayı çağrıştırıyor. Ama açık konuşalım: Siyasette her sıcak söz masum değildir. Hele hele bu söz, vatandaş ile siyasal aktör arasındaki ilişkiyi tanımlamaya başladığında, durup yeniden düşünmek gerekir. Bu söylemin son yıllarda seçim kampanyalarında yoğun biçimde kullanıldığı ve seçmenle siyasal aktör arasındaki ilişkiyi rasyonel temsil zemininden duygusal yakınlık, aidiyet ve sadakat eksenine taşıdığı çalışmada açık biçimde ortaya konuluyor.

Peki, gerçekten biz bir aile miyiz?

Devlet aile midir?

Belediye aile midir?

Siyasi parti aile midir?

Sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları vb. aile midir?

Ya da aile mi olmalıdır?

Yoksa bunların her biri, hukukla, kuralla, yetkiyle, sorumlulukla ve hesap verebilirlikle çalışan ya da çalışması gereken kamusal yapılar mıdır?

İşin özü tam da burada aslında. Çünkü aile ile kamu aynı şey değildir. Ailede yakınlık vardır, duygusal bağ vardır, kimi zaman tolerans vardır, kimi zaman eşitlik değil hakkaniyet ya da zaaf olarak ifade edilen farklı muameleler vardır. Ama kamuda olması gereken şey başkadır. Kamuda kural vardır. Ölçü vardır. Mesafe vardır. Ve en önemlisi eşitlik vardır. Aile metaforu kısa vadede birlik ve motivasyon üretebilir; ama uzun vadede kamusal eşitlik algısını, kurumsal mesafeyi ve hesap verebilirlik kültürünü zayıflatma potansiyeli taşır. Aile mantığı ile kurumları yönetmeye kalkarsanız bu çok farklı yerlere gider. Burada sıralamaya gerek yok. Vergisini ödeyen ile ödemeyeni, çalışan ile çalışmayanı, suçlu ile suçsuzu aynı seviyede kabul edemezsiniz. Kurumlarda yeri gelir atarsınız, yeri gelir terfi ettirirsiniz. Aile de ise kimseyi atamazsınız kolay kolay. Yaramaz evladınızı bile.

Diğer taraftan, politik ve seçim satıhlarında kullanılan bu dil, sadece süslü bir ambalaj değildir. Dil, aynı zamanda nasıl bir ilişki kurmak istediğinizi de ele verir. “Biz bir aileyiz” dediğinizde, seçmeni yurttaş olmaktan çıkarıp duygusal sadakat beklenen bir yakın çevre unsuru hâline getirirsiniz. O andan itibaren hizmet, hak olmaktan uzaklaşabilir; eleştiri, nankörlük gibi görülebilir; denetim, iç huzuru bozan bir tavır gibi sunulabilir. İşte tehlike tam burada başlar.

Çünkü vatandaşın devletten hizmet istemesi ayıp değildir. Belediyeden hesap sorması da ayıp değildir. Seçtiği yöneticiyi eleştirmesi hiç değildir. Bunlar aile içi huzursuzluk değil, adaletin ve hukukun gereğidir. Fakat siz politik anlayışı aile metaforu üzerinden kurarsanız, eleştiren vatandaş bir anda “bizden değilmiş” gibi algılanabilir. Oysa olması gereken, duygusal sadakat rejimi değil; bilinçli denetim rejimidir. Akademik çalışmalardaki (Ayrıntılı bilgi için ilgili makalenin adresine tıklayın) bulgular da bu söylemin tesadüfi olmadığını gösteriyor. Aile metaforu yerel yönetimlerde çoğu zaman belediye başkanının kişisel temsiline ve yönetsel yakınlığa hizmet edecek biçimde kullanılıyor; siyasal partilerde ise daha sık, daha sloganlaştırılmış ve birlik-sadakat-kolektif güç söylemiyle iç içe geçiyor. Hatta kimi örneklerde aile kavramı ulusal kimlik ve millet söylemiyle genişletiliyor. Yani mesele tek bir afişten ya da birkaç slogan örneğinden ibaret değil; siyasal iletişimin kurucu araçlarından biri hâline gelmiş durumda.

Burada elbette kimse “siyasette metafor hiç kullanılmasın” demiyor. Zaten dil dediğiniz şey biraz da çağrışımla, benzetmeyle, sembolle çalışır. Ama her metaforun bir bedeli vardır. Hele siyaset gibi ciddi bir alanda kullanılan metaforların toplumsal karşılığı daha da büyüktür. “Aile” dediğinizde yalnızca sıcaklık üretmiyorsunuz; aynı zamanda hiyerarşi, bağlılık, içe kapanma, dışarıyı ötekileştirme ve eleştiriyi yumuşatma riskini de beraberinde getiriyorsunuz. Söz konusu çalışma da metafor kullanımının yalnızca estetik ya da retorik bir tercih olmadığını; anlam üretimini, algı yönlendirmesini ve ideolojik çerçevelemeyi etkileyen kurucu bir araç olduğunu vurguluyor.

Açık konuşalım: Memleketin ihtiyacı, seçimle gelinen kurumlarda aile sıcaklığına benzetilmiş politik anlayış değil; hukukla sınırlanmış, eşitliğe dayalı, ölçülü ve hesap veren yaklaşımdır. Başkan baba değildir. Parti aile kurumu değildir. Vatandaş da itaat etmesi gereken ev halkı ve duygusal yaklaşılacak aile ferdi değildir. Vatandaş, hakkı olanı isteyen, denetleyen, sorgulayan ve gerektiğinde değiştiren kişidir. Siyaset bunu kabul ettiği kadar sağlıklıdır. Velhasıl, “biz bir aileyiz” sözü kulağa hoş gelebilir. Ama siyaset, kulağa hoş gelen sözlerle değil; doğru kurulan ilişkilerle ayakta kalır. Eğer vatandaşlık ilişkisini aile ilişkisine çevirirseniz, kamu düzenini de duygusal yakınlık üzerinden okumaya başlarsınız. O zaman da eşitlik zarar görür, tarafsızlık yıpranır, kurumsallık aşınır. İyi niyetle söylenmiş olsa bile bazı sözlerin uzun vadede neye hizmet ettiğine bakmak gerekir. Çünkü siyaset, sadece ne söylendiğiyle değil, söylenenin nasıl bir düzen kurduğuyla da ilgilidir. Aynı gemide olduğumuz mevzusuna gelince zaten her şey açık. Aynı gemide olsak bile geminin neresindeyiz. Aşağıda yüksek ateş karşısında fırına kömür mü atıyoruz, yukarda püfür püfür yellenirken türküler mi mırıldanıyoruz? Yeni yazılarla tekrar buluşuncaya kadar sağlıklı, mutlu ve huzurlu kalın, hoşcakalın.

08.07.2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir