Anasayfa / Köşe Yazıları / Bizim Yaylalarımız

Bizim Yaylalarımız

Her yörenin kendine has bir güzelliği vardır. Bu, bazen bir tabiat harikası olur, bazen de bir yeraltı zenginliği. Dört mevsimi yaşamak mümkündür bir zaman diliminde kimi yerde. Kimi yerde de çok verimli topraklar vardır çeşit çeşit sebze yetiştirilebilen. Ne eksen biter ve yetişir. Uzatmamıza gerek yok aslında bu cümleleri. Ne demek istediğimi ve anladınız bile! Hatta tebessüm ediyorsunuz. Fethiye’mizden bahsediyorum tabi ki. Yazın kavurucu sıcağında denize girip, bir iki saat içinde püfür püfür esen serin yaylalarına çıkılabilen kaç yer var ki dünyada?

Yaylalarımızı anlatmak istiyorum aslında bu yazıda. Fakat tam emin değilim iyi anlatıp anlatamayacağımdan. Bilirsiniz, bazı şeyler anlatılmaz sadece yaşanır derler. Bu da böyle bir şey galiba. Yüksek bir rakıma çıkmak ya da rakımı yüksek bir yerde yaşamak değil vurgulamak istediğim. Bir yaşam biçimi, bir kültür. Bazen gelir bir çileli yolculuktur iki üç gün süren. Bazen de yoğun geçen bir haftanın sonunda yeniden şarj olmaktır en iyisinden…

Çocukluğumun yaz aylarını tamamen kapatırdı yaylamız. Okullar kapanınca çıkılır ve Eylül’e kadar kalınırdı. Önceleri yayla zamanı geldi mi bekçiden başka kimse kalmazmış sahilde. Aynı bekçiyi de ard arda birkaç yıl bırakmazlarmış. Hasta olup ölmesin diye. Yayla göçü önemliymiş o zamanlar.  Hazırlığıyla yolculuğuyla ve sonrasıyla. Atlar ve develerle konaklaya konaklaya gidilen yer olmuş yayla. İlkokul bitince sevmez oldum yaylayı. Sahilde her şey vardı. Yaylada suyu köyün meydanındaki çeşmeden doldurup getirirdik ve de elektrik de yoktu. Su taşımak zor gelirdi biz çocuklara ve sığır gütmek bir taraftan da. Yanımıza acı patlıcan turşusu başta olmak üzere zeytin peynir ve ekmekle azığımızı alıp sürüyoruz sığırları ovaya. Akşama kadar onlar otlarken kocaman bir gün. İster koş, ister oyna, ister uyu. En çok çamurdan araba yapardık. Ekin biçmezdik belki ama o kelle toplamak yok mu sıcağın bağrında. Bir de nohut yolmak akşama kadar…

Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinde bahsettiği otuz beş yaş sendromuna girmiş değilim ama nedense çok sevmeye başladım yaylayı. Çıkınca unutuyor insan sahildeki koşuşturmacayı ve aralıksız çalışma ve çabayı. Kendini buluyorsun yaylada, bedenen ve zihnen dinlendiğini hissediyorsun. Şimdi elektrik de var evlerde su da. Hatta o patika yollar bitti, asfalt yollar var. Buna rağmen yine de yayla diyorum. Cıvıl cıvıl kuş sesleri, tertemiz hava ve derin sessizlik. Sadece emekli olunca çıkılan bir yer olmaya başladı şimdilerde ama ben keşke her hafta sonu gidebilsem yaylaya diyorum. Bir aralar yayla turizmi falan diyordum, ondan da vazgeçtim artık. Bırakalım yaylalarımızın saflığı, berraklığı ve kirlenmemişliği bari bize kalsın. Ara ara da olsa, atalarımızın ilmek ilmek dokuyup bıraktığı ve bizim hoyratça kaybetmekte olduğumuz değerlerimizi buluruz.

Galiba anlatılmıyor yaylalar. Derin bir ‘oh’ çekiliyor ve dalınıp gidiliyor. Ben de bırakıyorum zaten. En iyisi siz de çıkın bir ara en yakın yaylaya. Yaşanabilecek en güzel duyguları en güzel yerlerde yaşayabilmeniz temennisiyle, haftaya görüşünceye kadar sağlıcakla kalın, hoşcakalın.

Hakkında editor3

1970'li yılların ortasında doğmuş. İlkokuldan yüksek lisansa kadar eğitim kurumlarının verdiği bütün diplomaları almış. Halen Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Mahalli İdareler ve Yerinden Yönetim alanında doktoranın tez aşamasında. Yazıp çizmeye meraklı olduğu ifade ediliyor.